"Çalışan ben, tüketen beni kıskanır." John Berger

Eylül 12, 2026

Vesayet

 

“12 Eylül darbesi mağdurlarından TÜSİAD’a tazminat davası”

İbrahim Akyürek, 2011
Bugün sayıları gittikçe artan mağdur anlatılarına dikkat edin darbenin belgesi, tanıklığı, öyküsü öne geçiyor. Çoğunluk, çektiği acının kimin cebine, kasasına yaradığını düşünmek bile istemiyor.
Patronlar patronu Halit Narin’in “Şimdiye kadar onlar güldü, şimdi sıra bizde” sözü bile öfkelerin öfkesini sermayenin, paranın birleşik güçlerine çekemiyor. 
Vehbi Koç’un Kenan Evren’e yazdığı kıdem tazminatlarının fazlalığından şikayet eden kişisel mektuplarını anımsayın. Kenan Evren’in “çöpçüler bile bizden fazla para alıyordu” sözünü aklınıza getirin boşuna... 
Bu durumda “İnsan Hakları Savunucuları”ndan, “68’liler”den, “78’liler”den, “darbecilerden hesap soracaklar”dan, Taraf Okurları Derneği’ni oluşturan “vicdan sahipleri”nden doya doya sermaye düşmanlığını benim gibi boşuna beklersiniz. 
Siz şiddet ile piyasa, 12 Eylül ile 24 Ocak Kararları arasındaki bağlantıyı kurmaktan uzak durursanız o zaman bugün olanlar olur; özellikle 12 Eylül 2010 referandumundan önce başlayarak artan “mağdur öyküleri” Zaman, Türkiye, Bugün, Radikal, Taraf gazetelerinde sol, sosyalist basını aratmayacak sayıda yer alır. Bu öykülere; bugünlerde darbenin küresel ganimetlerini taze taze yiyen TÜSİAD, MÜSİAD ve TUSKON örgütlerine bağlı işadamlarının Afrika, Ortadoğu, Asya seferlerinin haberleri eşlik eder.
Zaman zaman gazetelerde soykırım kurbanlarının dönemin büyük şirketlerine açtığı tazminat davaları haberleri yer alır. Nazilerin uyguladığı şiddete şirketlerin nasıl yardım ve yataklık ettiklerini, dönemin koşullarından dev tekellerin nasıl yararlandıklarını bu haberlerde öğreniriz.
Şimdi bize dönelim. 
Büyük bankaların yönetim kurullarına yerleştirilen darbeci askerleri ve bu bankaların listesini anımsatmaktan vazgeçtim... TÜSİAD’a tazminat davası açılmasını yüz yıl beklemeye zor da olsa hazırım! 
Ancak; örnek, simge, ders, başlangıç olsun diye, Kenan Evren’in Resim Sergisi’ni Akbank Galerisi’nde açan, bankanın koleksiyonuna resim alan Sabancı Holding’e, Nişantaşı’ndaki mekanını Kenan Evren’e açan Bali Sanat Galerisi'ne, burada Evren'i övgüyle karşılayan ve sergiden resim alan Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’e, 2002 yılında ABD’de bir üniversitede Kenan Evren Kürsüsü’nü açan DSP’nin Kültür Bakanı Mustafa İstemihan Talay’a, 1998 yılında Marmaris’de Sea Club açılışında Kenan Evren’e 80. yaş partisi sürprizi hazırlığı yapan şebekenin içinde yer alan Emel Sayın’a, Zonguldak’a davetli gelen Kenan Evren’in yemeğinde derlenip toplanan her kafadan sağcı-solcu 300 seçkin kişiye darbeyle ilgili suç duyurularında yer verilemez mi?
Bugün bile “suçu ve suçluyu övmek” gerekçesi ile mücadele zamanlarında taşınan fotoğraflara, toplantılarda yapılan konuşmalara kadar devlet iz sürerken, “mağdur anlatıları” darbenin ganimetlerini paylaşanların siyasi taktiklerine malzeme oluyor.
Bu yazıdaki başlığın bir gazete manşeti olarak atıldığını aradan yüz yıl geçse görür müyüz bilemem!
2011

Eylül 11, 2026

Venedik

 

 GAZZE'Yİ ANLATAN NAZA’YA  VENEDİK’TE 25 DAKİKA ALKIŞ 

İşte İsrail'in Gazze'deki askeri yetkililerinin "Naza" olarak adlandırdığı, yani sivil kayıpları ifade eden, rahatsız edici bir belgesel. Hesaplanan "Naza" sayısı, her askeri saldırıdan kaynaklanacak tahmini sivil ölüm sayısını gösteriyor ve belki de Vietnam Savaşı sırasında ABD ordusunun kullandığı “body count” (ceset sayısı) terimiyle aynı çağrışımları kazanacak. Yönetmenler, İsrail Savunma Kuvvetleri'nin Filistin Batı Şeria köylerine yönelik saldırılarını konu alan "No Other Land" filminin yapımcılarından Yuval Abraham ve Rachel Szor . NAZA'nın yapımcılığını Jonathan Glazer (İlgi Alanı - The Zone of Interest) ve James Wilson üstleniyor ve bazı öykülerinin daha önce yayınlandığı Guardian'ın yapımcılığında çekiliyor.

 Yüzleri gölgede, görünüşleri ve sesleri dijital olarak değiştirilmiş, hayal kırıklığına uğramış İsrail istihbarat subayları ve personeli, yönetmenlerle Gazze'deki savaş hakkında konuşuyor. Bunu, İsrail istihbaratının merkezi olan Tel Aviv'in karanlık gece çatılarında, sözde gazetecilik gizliliği amacıyla yarı gizli bir şekilde yapıyorlar; ancak bu aynı zamanda dramatik bir arka plan ve şehrin tüm ürkütücü umursamazlığı ve kalpsizliğinin ortam görüntülerini de sağlıyor. Periyodik olarak, kameranın gözü parıldayan apartman binalarının üzerinden geçerek, Gazze'ye sadece 60 km uzaklıktaki müreffeh yaşamların anlık görüntülerine odaklanıyor.

Fotoğraf

  

212 Photography Istanbul 2026 
Şehrin Festivali 
 26 Eylül - 11 Ekim 

Eylül 07, 2026

insan kendi kopyalarını ölüme karşı...

Bakamamak

Bellek üzerine yapılan çalışmalar, anıların sabit birer kayıt olmadığını ortaya koymuştu. Çağrılan anı kısa bir süre yumuşuyor, savunmasız kalıyor ve o günkü halimizle, o günkü ihtiyacımızla yeniden mühürlenebiliyordu. Hatırlamak, arşivden dosya çekmek değil; dosyayı her seferinde yeniden kaleme almak. Fotoğrafa baktığımızda da aynı şey oluyor: Kare, anının üzerine biniyor; bir süre sonra o günü değil, o günün fotoğrafını hatırlıyoruz. Deniz kenarındaki öğleden sonranın kokusu, sesi, öncesi ve sonrası siliniyor; geriye çerçevenin içi kalıyor. Oysa eskiden fotoğraflardaki görüntülerin bile kokusunu, derinliğini hissettiğimi hatırlıyorum. Şimdi her yer dolu: tuvalette, asansörde, markette müzik; herkesin elinde her ânı kaydetmeye hazır bir cihaz. Görüntü çoğaldıkça tek tek görüntülere bakışımız kısalıyor; hiçbirinin üzerinde, bir anıyı taşıyacak kadar durmuyoruz artık. Belki bakamamak da bu bollukta başlıyor: Gerçekten bakmayı göze alamadığımız şeyin etrafını, bakmadan geçtiğimiz binlerce görüntüyle dolduruyoruz.


Nehrin fotoğrafını çekmekten vazgeçtim. Çerçeveye ne girerse girsin, deklanşör indiği an başka bir nehir olacaktı; akan şeyin fotoğrafı çekilmiyor. Sonra asıl soru geldi: Bellek dediğim de akmıyor mu? Freud, "Geçicilik Üzerine" adlı kısacık metninde bir yaz günü iki arkadaşıyla çıktığı kır yürüyüşünü anlattı. Yanındaki genç şair, çiçek açmış vadinin güzelliğine bakıyor ama sevinç duyamıyordu; her güzellikte onun gelecekteki yokluğunu görüyordu. Kış gelecek, bunların hepsi solacaktı. 

  Otto Rank'in gösterdiği gibi, insan kendi kopyalarını ölüme karşı bir güvence gibi üretir. Aynadaki suret, yaptırdığı portre, çektirdiği fotoğraf, hepsi aynı avuntuyu taşır: Ben çoğaldıkça yok olmam. Ama kopya bir yerden sonra tersine döner; beni yaşatacak olan şey, bensiz de var olabildiğini gösterir. Albümlerdeki genç yüzüm de öyle: Bana en çok benzeyen ve artık hiçbir yerde bulunmayan biri. Ona uzun bakamıyorum; orada bir kanıt gibi değil, bir haberci gibi duruyor.

Bülent Usta   Birgün

 

Savaş

 

Volkswagen İsrailli şirketle anlaştı: Otomotiv fabrikası artık savunma ekipmanı üretecek

Otomotiv üretiminde Asya’nın payının da büyümesiyle şirket son zamanlarda bir ekonomik krizdeydi. Fabrika kapatma ve işten çıkarma kararları alan Volkswagen, martta İsrail’in hava savunma sistemi ‘Demir Kubbe’ için füze ekipmanı üretmeye hazırlandığı iddiasını doğrulamıştı.

İlişki

 
Adidas’a boykot çağrısı: Ampute kampanyasının yüzü eski İsrail askeri oldu

“Tek Ayakkabı Hizmeti” adı verilen uygulamanın tanıtımında eski İsrail askeri Shalev Biton’un yer alması tartışma yarattı.

Biton, 26 Ağustos’ta Adidas ile yaptığı iş birliğini duyurarak hizmetin İsrail’de başlatılmasını “gerçekleşen bir hayal” olarak nitelendirdi. Eski asker, 2021’de Gazze sınırı yakınlarında İsrail ordusuna ait bir aracın tanksavar füzesiyle vurulması sonucu ağır yaralanmış ve sol bacağını kaybetmişti.
 
Gazze’deki amputasyonlar hatırlatıldı

Adidas’ın kampanya için eski bir İsrail askerini seçmesi, Gazze’ye yönelik saldırılarda uzuvlarını kaybeden binlerce Filistinli üzerinden eleştirildi.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre saldırılar sırasında aralarında çocukların da bulunduğu yaklaşık 5 ila 6 bin Filistinli uzuv kaybı yaşadı.

Sosyal medyada Biton’un reklam görüntüleri, uzuvlarını kaybeden Filistinli çocukların fotoğraflarıyla yan yana paylaşıldı. Adidas’ın Gazze’deki çocukları görmezden geldiğini savunan kullanıcılar, markaya yönelik boykot çağrısında bulundu.

Yazar

YAZARDAN İŞİTME CİHAZI REKLAMI

Bir yazar olarak, annesine işitme cihazı aldığı şirket ile reklam ilişkisi kurması, parasını ödemiş olsa bile yanlış. Yarın insanlar, ona güvenip o cihazdan alsalar ve problem yaşasalar, Ömür Gedik’i ve Hürriyet’i de sorumlu tutmayacaklar mı?

Bir yazarın reklamlarda oynaması hem çıkar ilişkisi kurduğu izlenimi yaratır, hem de yazılarıyla ilgili güvenilirliği zedeler. Faruk Bildirici  Birgün

Eylül 03, 2026

yüzde 27’si yollardan...

 

Her gün 5 kişi motosiklet kazalarında niye ölüyor? 
Motosiklet Sürücüleri Federasyonu (MOSEF), Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşlarından biri... 600 binin üzerinde üyesi var. 37 yaşındaki Federasyon Başkanı Murat Tomris’e, “Günde yaklaşık 5 motor sürücüsünün hayatını kaybettiği doğru mu?” diye soruyorum. Bu bilgiyi doğruluyor ve anlatmaya başlıyor: “Ölen motorcuların çoğunluğu 16-30 yaşında... Aslında ölen kurtuluyor bir şekilde. Bir de kazalarda ölmeyip ölmekten beter olan insanlar var. Mesela omurilik hasarı alanlar bir daha hiç yürüyemiyor. Uzuvlarını kaybedenler var. Çünkü motosiklet kazalarında sizi koruyacak bir kaporta yok. Direkt bedeniniz darbe alıyor.”
“Peki neden bu kadar çok kaza oluyor?” diye soruyorum bu kez. “Türkiye’de ehliyet sistemi baştan aşağıya fiyasko! 12 yaşındaki çocuğuma bir motosiklet vereyim, ‘Oğlum şöyle bir düz git, şurada bir sekiz çiz, sağ sol sinyal vererek devam et’ diyeyim, yapsın bunları, ehliyeti alır! İnsanları o kadar basit bir sınava tabi tutuyorlar. Sınav kuruluna giren denetmenlerin çoğu motosikletin nasıl kullanılacağını bile bilmiyor! Oysa Avrupa’da bir sistem var, sürücü kursuna gidip ‘Motosiklet ehliyeti almak istiyorum’ dediğinizde, sizi önce bir akademiye yönlendiriyorlar. ‘Git, buradan ileri ve güvenli sürüş eğitimi al, profesyonel sürücü olduğuna dair sertifikanı getir, sonra ehliyet sınavına gir’ diyorlar. Bu eğitim süresi, Almanya’da asgari 55 saat, Hollanda’da 43 saat, Fransa’da 35 saat... Bizde ise hiç yok. Maalesef bizde ehliyeti alan, kendini profesyonel sürücü sanıyor, trafiğe çıkıyor ve kaza yapıyor. Federasyon olarak şubat ayında bir çalıştay düzenledik. Orada da dile getirdik. Gençlerimizi kaybediyoruz, bunu bir milli güvenlik meselesi olarak görmeliyiz. Ehliyet sisteminin tamamen yenilenmesi gerekiyor. Bu konuyla ilgili eğitim süreçlerini federasyon olarak 81 ilde biz yürütebiliriz. İnsanların nasıl panik fren ve ani manevra yapacağını, nasıl düşeceğini, kaza anında ne yapacağını, her şeyi bilmesi lazım. İleri seviyelerde eğitimlerle bunlar öğretilebilir. Bu işin devlet sivil toplum işbirliğiyle ele alınması şart. Bir de Avrupa’daki otoyolların tamamı güvenli. Bizde ise Ulaştırma Bakanlığı’nın internet sitesinde bahsetmiş olduğu gibi kazaların yüzde 27’si yollardan kaynaklanıyor. Yani yetersiz aydınlatma, bozuk asfalt,  çukurlar, bariyerler ve yol işaretlerinin eksikliğinden... Bu konu da acilen ele alınmalı.”   
Mine Şenocaklı   Gazete 0ksijen

                                               


 

Eylül 02, 2026

Susma 24

        

 

Sinema dünyasından Kültür Bakanlığı’na sansür tepkisi

Ağustos 31, 2026

SUNUCU

 ANA HABER SUNUCUSUNUN OTEL REKLAMI

Özlem Gürses, videonun ikinci bölümünde de inşaat projesinden konut alan sanatçı Ziynet Sali ile yine aynı otelden görüntüler eşliğinde söyleşi yapıyordu. Video yine aynı tanıtım görüntüleriyle kapanıyor ve Özlem Gürses şirkete teşekkür ediyordu.

Kıbrıs’ı dekor olarak kullanmıştı ama belli ki, her iki videonun asıl amacı o otel ve inşaat projesinin reklamı. Kıbrıs’ta onca otel ve inşaat şirketi varken neden buraları seçti; reklam karşılığında bir ücret aldı mı? Onu bilmiyoruz.

Ama YouTube’da videonun altına “Bir haftamı çok sevdiğim KKTC’de geçirdim. ..Grup’un ev sahipliğinde Kıbrıs’ı sizin için gezdim” notu koymuş. Sponsorluk ilişkisi olduğunu açıklamış.

Özlem Gürses’in, bu gibi sponsorluk ilişkilerini meşru gördüğü, YouTube hesabına “işbirlikleri” için mail adresi koymasından da belli. Nitekim Kıbrıs’tan sonra da Bodrum’daki bir detoks merkezine gitmiş, oradan da yayın yaptı.

Ancak otel ve inşaat projesinin reklamını yaparak o şirketle ilgili olumsuzlukların da sorumluluğunu üstlenmiş oldu. Ayrıca Özlem Gürses bir YouTuber değil, Sözcü TV’de ana haber bültenini sunan bir gazeteci. Aktardığı her haberin, sırf gazetecilik güdüleriyle hazırlanmış olması, çıkar ilişkisine dayanmayan bilgiler içermesi gerek. Sponsorluk ilişkisine girerek bizzat reklam yapması, güvenilirliğini zedeler; çıkar çatışması izlenimi yaratır.  

Faruk Bildirici   Bırgün

SİNOP

Sinopale’nin 10. Edisyonu 2 Eylül’de Üretim Süreciyle Başlıyor! 
İlk olarak 2006 yılında düzenlenen Sinopale – Uluslararası Sinop Bienali, yirmi yıllık tarihinin ardından 2 Eylül – 15 Kasım 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek onuncu edisyonuyla önemli bir dönüm noktasına ulaşıyor. Yerel katılımı, imece temelli üretim modeli ve ulusal ve uluslararası sanatçılarla kurduğu iş birlikleri sayesinde Sinop’u, çağdaş sanatın önemli buluşma noktalarından biri hâline getiren bienal, onuncu edisyonunda da bu mirası geleceğe taşımayı hedefliyor. İlk günden bu yana tek bir başküratör belirlemek yerine farklı isimlerin eşit düzlemde birlikte çalıştığı yatay küratöryel modelini benimseyen Sinopale’nin 10. edisyonunun eş-küratörlüğünü Deniz Kırkalı, Mariam Natroshvili, Marina Fokidis ve bienalin kurucusu Melih Görgün üstleniyor.

Ağustos 28, 2026

"eğitim şart"

 
İngiltere’nin plastik atıkları Çukurova’da sulama kanallarını kirletiyor 
Uluslararası çevre örgütü Environmental Investigation Agency’na (EIA) göre, İngiltere’nin Türkiye’ye gönderdiği plastik atıkların yaklaşık yüzde 13’ü Mayıs 2021 ile Temmuz 2024 arasında Adana’daki geri dönüşüm bölgesinde bulunan sekiz tesise ulaştı.

Bu dönemde 13 İngiliz şirketi bölgeye 545 sevkiyat yaptı. Sevkiyatların toplam ağırlığı 52 bin tonu buldu.

Haberde, plastik atık ihraç eden şirketlerin yasa dışı hareket ettiğine ilişkin bir iddia bulunmadığı belirtildi. Ancak İngiltere’deki mevzuat, ihracatçı şirketlere gönderdikleri atığın çevreye zarar vermeden geri dönüştürülmesini sağlama sorumluluğu yüklüyor.

İzmir

ARA GÜLER ARŞİVİNDEN “ROMANTİKA: BİR ÖMRÜN SEYRÜSEFERİ”

M. Melih Güneş’in küratörlüğünde, tasarımını Ömer Durmaz’ın yaptığı “Romantika: Bir Ömrün Seyrüseferi” projesi Türkiye ve yurt dışındaki çok sayıda kişi, kurum, arşiv ve koleksiyondan bu sergi için bir araya getirilen belge, kişisel eşyalar ve görsel-işitsel kayıtların yanı sıra edebiyat, resim, heykel, fotoğraf, film ve tasarım alanlarından farklı eserleri buluşturuyor. Yaklaşık 2.125 metrekarelik alanda 15 salona yayılan sergi, Nâzım Hikmet’in yaşamını klasik bir biyografi anlayışının ötesinde, çok katmanlı bir anlatıyla ele alıyor.

“Romantika: Bir Ömrün Seyrüseferi”, 5 Eylül 2026 – 15 Ocak 2027 tarihleri arasında Kültürpark Atlas Pavyonu’nda ziyaret edilebilir.

 

Ağustos 25, 2026

Reklamcı


Setlerce çalışma koşulları yaşamı tehdit ediyor: "Deniz'in ölümü iş cinayeti olarak soruşturulmalı"



Sinema Emekçileri Sendikası’nın (Sine-Sen) Hukuk Birimi Sorumlusu Haydar Yenmez, olayın 16 Ağustos’ta Garanti Bankası reklam filmi çekimi sırasında yaşandığını belirterek setin gece yarısı sona erdiğini ve emekçilerin saat 01.00’de evlerine dönmek üzere yola çıktığını söyledi.

Set emekçilerinin 16 saat çalıştırıldığını belirten Yenmez, günlük yasal çalışma süresinin fazla mesai dahil 11 saat olduğunu vurguladı. Reklam Yapımcıları Derneği’nin 16 saatlik çalışma konusunda ısrarcı olduğunu savunan Yenmez, bu koşulları kabul etmeyen emekçilerin yeniden işe çağrılmama korkusuyla çalışmayı kabul etmek zorunda kaldığını söyledi.
Denetim eksikliğine de dikkat çeken Yenmez, emekçilerin işsiz kalma korkusu nedeniyle şikâyetçi olamadığını belirterek, “Biz sömürüye maruz kalan set emekçilerine ulaşmak istediğimizde emekçilerin korkusuyla karşılaşıyoruz. Bir yapımcı ‘16 saat çalışacaksın’ dediğinde emekçi ‘hayır’ derse yerine başka birini bulacakları korkusunu yaşıyor. İşsiz kalmamak adına önüne konulan tüm çalışma saatlerini kabul etmek zorunda kalıyor. Biz diyoruz ki bu bir kaza değildir, bu bir iş cinayetidir” dedi.

 

Ağustos 22, 2026

motosiklet

Ölenlerin neredeyse tamamı 16 ila 30 yaş arasında: Her iki kazadan biri motosiklet!

Sabah'ın haberine göre, Motosiklet Sürücüleri Federasyonu (MOSEF) Başkanı Murat Tomris, kazalarda en fazla gençlerin hayatını kaybettiğine dikkat çekerek motosiklet kazalarının “milli güvenlik sorununa” dönüştüğünü söyledi. Tomris, ehliyet öncesi ileri sürüş eğitiminin zorunlu hale getirilmesi, motosikletliler için reflektörlü yelek ve sis farı kullanımının artırılması çağrısında bulundu. Orijinal kask ve koruyucu giysilerin olası bir kazada ise kafaya alınacak darbeyi yüzde 70 azalttığını söyledi.

  İçişleri Bakanlığı talimatıyla hazırlanan 2026-2027 Motosiklet Denetimleri Eylem Planı kapsamında, yoğun kavşaklarda motosikletler için özel bekleme alanları oluşturulması planlandı. “Motosiklet rezerv alanı” uygulamasıyla sürücülerin kavşaklarda daha görünür olması ve güvenli kalkış yapması hedeflendi. Şehir içindeki “şerit paylaşımı” uygulamasının Türkiye’de uygulanabilirliğinin de araştırılacağı bildirildi.

Ağustos 21, 2026

sömürü


 

KÜLTÜR-SANATTA EMEK SÖMÜRÜSÜNÜN ADI "GÖNÜLLÜLÜK"

Sanat eleştirmeni ve akademisyen Nazlı Pektaş’a göre, 212 Photography Istanbul’un gönüllü çağrısıyla başlayan tartışma, kültür-sanat alanında sineye çekilen bir illüzyonun da perdesini araladı:

“Profesyonel donanım, dil yeterliliği ve tam gün mesai isteyen bir iş tanımının gönüllülük ya da network kazanma gibi muğlak vaatlerle paketlenmesi, meselenin ekonomik olduğu kadar yapısal ve etik bir mesele olduğunu da gösteriyor.”

Uzun süredir Marmara ve Yeditepe üniversitelerinde sanat öğrencileriyle çalışan ve dersler veren Pektaş, ücretsiz emek beklentisinin gençlerin emeklerine müdahale ettiğini söylüyor:

“Öğrencilerin bir yandan atölye ortamında üretim yapmaları gerekiyor, öte yandan hayat devam ediyor. Hayata tutunabilmek için farklı mesleklerle uğraşmak zorunda kalıyorlar. Bu da sanat üretimine ayıracakları zamandan çalıyor. Gerçek anlamda ücret alabildikleri tek alan çoğunlukla kafe, restoran gibi hizmet sektörü oluyor. Oysa sanat alanındaki organizasyonlarda üstlenecekleri görevler çoğunlukla gönüllülük esasına dayandığı için gençler bu fırsatları ya hiç değerlendirmiyor ya da tam tersine, parayı göz ardı edip sırf deneyim ve görünürlük uğruna kendilerini bu alanlara fazlasıyla kaptırıyorlar. Sonuçta kaybeden hem gencin emeği hem de sanatın kendisi.”


Ağustos 18, 2026

Halklar, milletler kardeş, patronlar.... / Haydi savaşa!

Ankara Sanayi Odası'nın NATO Ankara Zirvesi sonrasında yayımladığı raporda, savunma üretimi ve tedarik yapısındaki dönüşümün Ankara sanayisine yeni fırsatlar sunduğu belirtildi.

Raporda, NATO'nun yeni üretim yaklaşımının yalnızca halihazırda savunma sanayisinde faaliyet gösteren firmalar açısından fırsat oluşturmadığına dikkat çekildi.

Kendi ürün ve teknolojisiyle savunma sanayisinde yer alan şirketlerin yanı sıra, özgün savunma ürünü bulunmamasına rağmen belgelenmiş üretim kapasitesine, güçlü makine altyapısına ve teknik yeterliliğe sahip sanayi kuruluşlarının da yeni sistemin parçası olabileceği ifade edildi.

Özellikle kriz dönemlerinde üretimin hızla artırılmasını öngören yaklaşımın, sivil sanayi açısından da yeni alanlar oluşturabileceği belirtildi.

Bu kapsamda gıda işleme, otomotiv yan sanayi, plastik, kimya, kauçuk ve ambalaj gibi sektörlerde faaliyet gösteren firmaların, üretim altyapılarını farklı ihtiyaçlara uyarlayarak savunma tedarik zincirlerine dahil olabileceği kaydedildi.

      


ASO’DAN NATO ANKARA ZİRVESİ RAPORU

 

Ağustos 15, 2026

bir yandan “barış” filan derken bir yandan da mesela madencilerle savaşıyor.

 

   Çünkü, madenci ‘zenci!’  
Sene 2026. Zonguldak’ta, Ereğli’de, Soma’da, Elazığ’da Fransız işgali yok. Ankara’da da. Ama o madencilerin torunları karşılarında “üniforma” buluyorlar. Neden? Hakları verilmediği, bir nevi “angarya”ya ve zincirlerine mahkum oldukları için!

Devlet (iktidar tabii) bir yandan “barış” filan derken bir yandan da mesela madencilerle savaşıyor.

Ankara’ya bir o madenden akıyor madenciler, bir şu madenden. Maden uğruna verimli toprakların, ormanların yağmalanması yetmiyor; çoğu iktidar kankası veya payandası, en azından rehinesi olan patronlar bir de işçilerin hayatını yağmalıyor.

Soma katliamında daha cesetler tam çıkarılmadan atılmış o “iktidar tekmesi” (ki bir de tokat var!) sadece Başbakan danışmanı Yusuf efendinin ayağından ibaret değildi. İki “özel” emniyetçi de eşlik ediyordu. Bakın bunu da hiç unutmayın.

 “Kurtuluş” denmesi okullarda yasaklanan İstiklal Savaşı’nın bir “madenci cephesi” var oysa. Fransızlara direniş Urfa’ya “Şanlı” Antep’e “Gazi” Maraş’a “Kahraman” unvanlarını getirmişti… Ama Zonguldak ve Ereğli’nin “yiğit madencileri”ne ve tüm madencilere Cumhuriyet tarihi boyunca ya ölüm ya direniş ya da böyle acımasız sömürü getirdi.

Fransız birlikleri Zonguldak ve Ereğli’yi de işgal etmişti. Yeraltı ve yer üstü direnişini örgütleyenler, ön safta mücadele eden ve çok sayıda kayıp yani “şehit” verenler madencilerdi. Fransız askerlerin püskürtülmesi ve kömürün “Milli Mücadele”ye akması onların sayesinde oldu. Erkekler cephelere dağıldığında madenlere inen kadınları da unutmadan!

 

Yani adına ne derseniz deyin, “Kurtuluş”un yasaklandığı kitaplarda olsun olmasın, bu harçta madencinin alın teri de kanı da var. Savaşta da kanı var ama zaten barışta da!

 Bakın bir Sovyet tarihçisi bile onlara nasıl selam durmuş: “Zonguldak’ta Yüzbaşı Cevat Rıfat Bey, Emin Bey, Murat Bey, Binbaşı Ethem Bey ve Sabri Bey komutasındaki birlikler, bütün gerilla birlikleri arasında en çok sayıda savaşçıdan oluşanlardı. Bu bölgede, çoğunluğunu Zonguldak ve Ereğli maden işçilerinin oluşturduğu 5000 savaşçı bulunmaktaydı.” (Şamsutdinov, Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi 1918-1923, Çev: Ataol Behramoğlu, Doğan Kitap)

 

Umur Talu   T24

Ağustos 11, 2026

2003 < 23 yıl önce...


Kadıköy

 

Para Bu Art

  Söğütlüçeşme’de sermayenin taktik ve yöntemleri melodram filmlerindeki kötü adam kahkahası kadar klişe. Çöküntüleştirme, hukuki usulsüzlükler, ekolojik tahribat, talan ve soylulaştırma...

Terminal Kadıköy projesinin ayrıntıları açıklanmadan önce, kamuoyunda rıza oluşturmak amacıyla “İstasyon tinercilerin mekânı haline geldi” içerikli bir dizi sipariş haber servis edildi. Ardından, bize ait olanı elimizden almak isteyen şirketler kendilerini kurtarıcı olarak sunmaya başladı. Deprem toplanma alanlarımız AVM’ye çevrilirken “Korkmayın, Kadıköy keyifli bir yaşam alanı kazanacak” açıklamaları yapıldı. Şu an istasyonda tren beklerken para vermeden oturabileceğimiz bir bank bulunmuyor. Kaldı ki istasyonun yüz yıla yakındır kullanılan adı dahi kent hafızası hiç edilerek Katarlı banka QNB’ye satılmış durumda.

  İşin esasında, Paribu Art ve Terminal Kadıköy projesi meselesinde kamusal olanın özelleştirilmesi ve sanat üzerindeki sermaye tahakkümünün artacak olmasına karşı gösterilen tutum, tarafları net olarak görmemizi sağlıyor. Kulağımıza en çok ilişen argümanlar ise şu şekilde: “Ama ne güzel ses sistemi var mekânın, geniş geniş, ferah ferah... Fena mı oldu? Kadınların görünürlüğü için festival yapıldı hem, bağımsız müzik çalışmaları da yapılıyor. Ne olmuş canım, İstanbul’un her yerini sattılar zaten, burası boş duracağına en azından Kadıköylüler sanatla buluşur.”
  Talana 'kolektif' maskeleme

Üstelik; mimari tercihlerin yanı sıra kavramlarımız da tam da orayı doldurması beklenen “hedef kitleye” uygun birer algı aparatına dönüştürülmüş. Sermayenin ehlileştirme taktiği burada da çalıştırılmış. Paribu Art’ın etkinlik açıklamalarında “kolektif ruh”, “toplulukların bir araya gelmesi”, “birlikte üretmek”, “ifade alanı” gibi sol değerlere içkin bir kavram seti kullanılması tesadüf değil. Paralel olarak hemen yanında açılan mekânın ismi “Komünite” oluvermiş. 
Burjuvazi; sekülerinden yandaşına aynı formülü uygulayarak (Galataport ve Haliç Port) suçlarını estetize edip örtbas etmek için sanatsal aklamaya sığınmaya devam ediyor. Derslerine çalıştıkları, Truva atının içine Kadıköy’ün tavıra sahip, bağımsız, altkültür akımların kendisine yer bulabildiği sanat kültürünü ambalajlayarak koymak istedikleri belli. Gençler geleceksizliğe mahkûm edilmişken, alternatif olarak sunulan nefes boşlukları yine düzen tarafından doldurulmak isteniyor.

 

  Paribu Art ve Zorlu PSM gibi alanlar için sanat sadece kâr ettiren bir meta değil; maddi imkânların cazibesiyle yaratılan bağımsızlık illüzyonunu kullanarak aykırı unsurları ehlileştiren bir araç aynı zamanda. Paribu Art’ın metinlerinde geçen plazanın 17. katında reklamcıları tarafından uydurulmuş “derin diyaloglar, anlamlı karşılaşmalar” gibi içi boş kavramlarla anlam katmaya çalışmaları ise cabası. Altkültürleri ve karşı kültürün en uzlaşmaz türlerinden punkı içeriğinden soyutlayıp salt biçimsel yönleri ile ele almak yahut nostaljik bir unsur olarak kullanmak istedikleri açık. İstedikleri şey tavırsızlık ve tüketime elverişlilik. Tıpkı AKP’li yeni Osmanlıcı Les Benjamins’in “asi bir stil” olarak tanıttığı Eastern Punk adlı kreasyon ile cebe milyonları indirmesi gibi. Bir zamanların haşin gençlerini şimdinin birer tüketim ikonu.

V. Bora Uğur    Ortaklaşa

Ağustos 09, 2026

1993


“Liberal demokratik devletler yurttaş yaratır; yapay devlet troll yaratır.”

  


Demokrasi yerini algoritmalara bırakacak mı?

Uğur Koçbaş   Oksijen 

Lepore’un yeni kitabı The Rise and Fall of the Artificial State (Yapay Devletin Yükselişi ve Düşüşü), yapay zekayı yalnızca teknolojik bir yenilik olarak değil, modern devletin dönüşümünü hızlandıran siyasal bir güç olarak inceliyor. Kitabın merkezindeki kavram “Artificial State” yani teknolojinin egemen olduğu bir rejim. Lepore’a göre bu kavram, liberal demokratik ulus-devletin işlevlerinin giderek özel şirketler, platformlar, veri sistemleri ve algoritmik karar mekanizmaları tarafından üstlenildiği yeni bir düzeni anlatıyor. 
 Kamusal alandan platformlara

Lepore, “yapay devlet”i, ulus-devletin giderek daha fazla işlevinin özel çok uluslu şirketler tarafından devralındığı bir yapı olarak tanımlıyor. Ona göre en görünür değişim kamusal meydanda yaşanıyor. İnsanların dünyayı anlamak, oy vermek, siyasi karar almak ve yurttaşlık görevlerini yerine getirmek için kullandığı bilgi kanalları artık büyük ölçüde şirketlerin elindeki dijital platformlarda şekilleniyor.

Bu dönüşüm, Lepore’a göre sadece iletişim araçlarının değişmesi anlamına gelmiyor. Kamusal tartışmanın nasıl yürüdüğünü, hangi bilginin görünür olduğunu, hangi öfkenin büyütüldüğünü, hangi siyasi mesajın kime ulaştığını ve yurttaşların hangi gerçeklik içinde karar verdiğini de değiştiriyor.
 

 ‘Yurttaşlık tutkalı’

Lepore’un üzerinde durduğu konulardan biri seçim kampanyalarının dönüşümü. Ona göre 20’nci yüzyılın ortasından itibaren kamuoyu araştırmaları, seçmen segmentasyonu ve veri analizleri klasik kampanya pratiklerinin yerini almaya başladı. Mahalle toplantıları, kapı kapı dolaşma, yüz yüze ikna ve yerel siyasi temas zayıflarken, seçmeni ölçme ve hedefleme mantığı güçlendi.

Lepore bu dönüşümü yalnızca teknik bir verimlilik artışı olarak görmüyor. Ona göre yüz yüze siyasi temas, demokrasinin sosyal dokusunu oluşturan temel unsurlardan biriydi. Yazar, bu tür temasları “civic glue”, yani yurttaşlık tutkalı olarak nitelendiriyor. Siyaset, insanların birbirini ikna etmeye çalıştığı bir alan olmaktan çıkıp veri toplama ve hedefli mesaj gönderme sistemine dönüştüğünde, yurttaşlık ilişkisi de zayıflıyor.

Yazarın ifadesiyle yeni aşama, “yapay zeka, yapay zekaya karşı” dönemi. Bir yanda seçmenler yapay zeka araçlarına ne düşüneceklerini, kime oy vereceklerini ya da hangi politikayı destekleyeceklerini soruyor; diğer yanda kampanyalar seçmene ulaşacak mesajları yine yapay zeka sistemleriyle üretiyor. Lepore’a göre bu tabloda siyasi karar sürecinin iki yanında da makineler yer almaya başlıyor.
 

 

 Yurttaştan kullanıcıya

Lepore’un eleştirisinin merkezinde yurttaş ile kullanıcı arasındaki fark var. Liberal demokratik devlette birey, hakları ve sorumlulukları olan bir yurttaştır. Dijital platform ekonomisinde ise aynı kişi veri üreten, davranışı ölçülen, dikkati satılan ve hedeflenen bir kullanıcıya dönüşür.

Lepore’a göre hedefli reklam modeli, insan davranışını izleyip sınıflandırarak ticari ve siyasi mesajları kişiye göre düzenliyor. Aynı mekanizma bir ürün satmak için de kullanılabiliyor, siyasi mesaj vermek için de. Böylece siyasi ikna ile ticari manipülasyon arasındaki sınır bulanıklaşıyor.

Yazar, bu dönüşümün internetten önce başladığını da hatırlatıyor. Ona göre 1950’lerde yükselen tüketim kültürü, yurttaşlık fikrini tüketici kimliğiyle zayıflatmıştı. Ancak internet ve platform ekonomisi bu eğilimi tek bir dijital altyapıda birleştirdi. Alışveriş, haber, kamu bilgisi, siyasi tartışma ve kişisel veri aynı şirket mimarisi içinde toplanmaya başladı.
 
 ‘Rıza olmadan yönetim’

Lepore’a göre yapay devletin en büyük tehlikesi burada yatıyor. Demokratik devlet, meşruiyetini yurttaşların rızasından, temsil mekanizmalarından, hukuktan ve kamusal tartışmadan alır. Yapay devlet ise kararların, yönlendirmelerin ve bilgi akışının giderek daha fazla otomatik sistemler tarafından belirlendiği bir düzen yaratır. Bu düzende yurttaşın yerini kullanıcı, temsilin yerini veri profili, kamusal tartışmanın yerini algoritmik etkileşim alabilir.
 
 Teknoloji elitlerine tepki

Lepore, insanlığın anayasal demokrasiyi ve liberal ulus-devleti terk edip otomasyon ve makine yönetimine yönelmesinin ne anlama geldiğini sorguluyor. Terminator gibi distopik anlatıların, 21. yüzyılda Silikon Vadisi için bir iş planına dönüşmüş gibi göründüğünü söylüyor.
 

                                             

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...