"Çalışan ben, tüketen beni kıskanır." John Berger

Mart 03, 2026

otosansürle mücadele etmek neredeyse imkânsız!

 

Otosansür en büyük tehlikeye dönüştü

Gazeteci-Yazar Şenay Aydemir’in İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘AKP’nin Kültür Savaşı İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat’ başlıklı son kitabı AKP’nin kültür-sanat alanındaki dönüşümünü dönemsel siyasi ihtiyaçlar üzerinden okuyor. Aydemir, iktidarın her başlıkta değişen ama izlek olarak tutarlı bir sanat politikası yürüttüğünü söylüyor.

  2017 referandumu ile başkanlık rejimine geçiş, ardından da Erdoğan’ın 2018 seçimlerini kazanmasıyla yeni bir aşama söz konusu. Bu yeni bölümde havuç/ sopa politikası izleniyor. İktidarın kırmızı çizgilerine, güvenlik alanı olarak tanımladığı bölgelere ve iktidar bileşenlerine yönelik tutum davranışta bulunmayanların ödüllendirileceğine dair vaat ile, ‘ötekilerin’ cezalandırılacağına dair politikalar bir arada yürüyor. Özellikle de popüler kültür alanı böyle dizayn edilmeye çalışılıyor.

  AKP’nin iktidar dönemi boyunca kültür-sanat alanına dair sabit bir amacının olduğunu söylemek zor. Güncel, siyasal ihtiyaçlara göre değişen şekillenen bir politika üretiliyor çoğu zaman. Bugün geldiğimiz noktada yeni rejimin ihtiyaçlarına karşılık verecek bir üretimi (örneğin milli ve dini duyguları yüceltecek eserler) teşvik edip, diğerlerini ‘güvenlik sorunu’ haline getirmek diye kabaca özetleyebiliriz. Yeni rejim, kültür ve sanatın üretim ve ‘tüketim’ zeminini kontrol etmeyi, değiştirmeyi ve buradan uzun vadede bir sonuç almayı umuyor diye düşünüyorum.
  Bugün sansürden çok otosansür problemi olduğunu düşünüyorum. Üstelik bu yaratıcıların bilinçli olarak yaptığı bir şey olmaktan da çıkmaya başladı. Bildiğimiz anlamda otosansür, yaratıcının ‘netameli’ mevzuları bilip ona göre yorumda bulması anlamına geliyordu. Söylemenin kendisini değil, söyleme biçimini şekillendiren bir durumdu bu. Biraz etrafından dolanmak, ima etmek, doğrudan söylemek yerine dolaylı ifade etmek. Yani amaç bir biçimde söylemenin ya da göstermenin, hissettirmenin yolunu bulmaktı. Mesela Yeşilçam’ın büyük yönetmenleri ağır sansür koşulları altında yoksulluğu, sınıfsal uçurumları, erotik gerilimleri hissettirmenin görsel yollarını buluyorlardı. Ama bugün, kırmızı çizgiler anlatıdan tamamen çıkarılabiliyor ya da en ilkel haliyle temsil ediliyor. Sansürle mücadele edilip mahkûm edilebilir, otosansürle mücadele etmek neredeyse imkânsız!  
Tuğçe Çelik   Birgün

Şubat 24, 2026

Gazete Oksijen

 
Güncel fotoğrafa panoramik bir bakış
  
Türkiye’deki güncel fotoğraf ve mercek tabanlı sanata dair tematik bir anlatı sunan Panorama: Hayaller ve Yerler sergisi, İstanbul Modern’de açıldı. Sergi, İstanbul Modern’in yeni binasındaki ilk fotoğraf grup sergisi

 

Tur aracına bir füzenin isabet etme yüzdesi şimdilik çok düşük de olsa...

Turizmciler… Ekmekleriyle Oynanıyor, Ses Yok!

Bir esnafın, bir işçinin ekmek parası kazandığı yere kötülük yapılsa anında tepki beklersiniz. Turizm şirketlerinin (büyük, çok büyük boy olanlarını saymıyorum) tanıtımlarına bakıyorum, tura/sefere çıkacakları ülkeler kan revan içinde ses yok. Seferden döndükleri, kaynaştıkları, ekmek parası kazandıkları topraklar, insanlar perişan. Yine ses yok.

Müşteri avına çıktıkları tanıtımlarının, duyurularının bir yerinde barış özlemlerini neden belirtmezler. Önceden gezdikleri ülkelerin insanları acılı günler yaşamışlarsa bir satırlık üzüntülerini, anılarını paylaşsalar…O da yok!

Ancak şunlar var:: İsrail İran'ı tepeliyor başlık: "Turizmde savaş gölgesi", otel yanmış, sektör temsilcisi kaygılı: "Yangın haberi hedef pazarlara kadar yayıldı, dünyada bize güven kaybı var". Bir gazete hadi araştıralım demiş (haftalık Oksijen): "16 kayak merkezinden sadece 3'ünde itfaiye var."

Kimi liberal, kimi çağdaş, kimi devrimci, kimi sadece tüccar her kimsen turizmci arkadaş Küba seferini şimdiden açıkladın... Takvimini 1 Mayıs’a da ayarladın. İran için hazırlıkların da tamam. Bugünlerde her iki ekmek yolun da sıkıntılı. Ya “Coğrafya kaderim/kısmetim”, elimden ne gelir de bilelim; ya da ekmeğimle oynamayın de. Barış/kardeşlik, en azından ekmek paran adına çok değil iki satır ses çıkar. Tur aracına bir füzenin isabet etme yüzdesi şimdilik çok düşük de olsa yine ses ver.

Bu arada memleketin dağını taşını, havasını suyunu, tarihini gezdirerek ekmeğini kazanıyorsun. Milli ve dini günlerde kes-yapıştır görsellerle sevgini, fikrini de gösteriyorsun. Ama ekmeğinle, memleketin geleceğiyle devleşen şirketlere tanıtımlarında iki çift sözün yok.

Yarısı çocuk Kartalkaya'da otelde insan kıyımı yaşandı. Turizm piyasasında, sektöründe üzüntü, kaygı paylaşımı, denetim istemi, acılı ailelerle dayanışma sesi çıktı mı?

Çok gezen Sabit Kalfagil hocamızın biz fotoğrafçılara ayak üstü tavsiyesi vardı bir zamanlar, yalvarırcasına: “Ne olur tarihi yapıların dibindeki telleri, direkleri, çöp kutularını da çerçevenize alın.” 

Hocamız gezip tozarken çevrenize eleştiren, sorgulayan gözle bakın demek istiyor. Güzel ile çirkini, barış ile savaşı birlikte görün demek istiyor.

Bir zamanlar liselerdeki tartışmalardan biri, "Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" başlığı altında yapılırdı. Çok okuyandan umudumu kesmedim ama; bizim fotoğrafçılara, çok gezenlere bakınca durum berbat.

Bu yazının taslağı üzerinde son kez düşünürken Postseyyah Kooperatifinin ‘İran’da Savaş’a Hayır!’ ortak sesine denk geldim. Çağrı seyyahlara, seyahat yazarlarına ve fotoğrafçılara yapılmış. 

 İbrahim Akyürek,   Şubat 2026

Şubat 22, 2026

Teknik

 

 İki film ve Hitler’in arkasındaki dev şirket: IBM  Hitler için IBM’in ölüm hesaplayan makineleri

 

En büyükleri


Hitler’i ayakta tutanlar

Peşine yüzbinleri takan Adolf Hitler’in 30 Ocak 1933’te şansölye olarak atanmasıyla başlayan Üçüncü Reich, Nürnberg Mahkemesi’nin aldığı kararlarla 1946’da sona ermişti. Hitler’in Nazi diktatörlüğüne destek vermiş olan 42 “endüstri babası” da Nürnberg’de yargılanmıştı.

ONLARSIZ HİTLER BİR HİÇTİ 

Adolf Hitler, 30 Ocak 1933’te Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından Almanya şansölyesi olarak atandı. Almanya’ya el koyan Hitler ile yardakçılarının palazlanması ve 13 yıl ayakta kalması, Alman endüstrisinin “babaları” olmasaydı başarılamazdı ve Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası’nın orduları, Flick, Krupp, Thyssen ve şürekâsı olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı. Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942- 1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştı. Adolf Hitler’e verilen büyük parasal destek daha 1920’li yıllarda Bavyera’da başlar. Oradan diğer Alman kentlerine, Avusturya’ya ve İsviçre’ye de sıçrar. Avrupa’ya kaçmış bazı varlıklı Rus asilleri “Bolşevik düşmanı” Hitler’e destek verirken Henry Ford da Hitler’in partisi NSDAP’ye bağışta bulunur! Aynı dönemde Mussolini yönetimindeki İtalyan faşistlerinin bile İsviçre bankaları kanalıyla milyonlarca markı Führer’e yollamış olduğu biliniyor.

ÇIKARLAR KARŞILIĞINDA DESTEK

Evet, o dönemlerde herkes çıkarları karşılığında Nazileri desteklemişti! İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin yanında oldukları için Nürnberg mahkemesinin suçlu gördüğü endüstri patronları günlerini bir zamanlar Hitler’in kaldığı Landsberg hapishanesinde geçirirler. Yeni Almanya için ortak planlarını orada yaparlar. 60 milyona yakın insanın ölümünden Hitler’e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur! İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya’ya, Sovyetler’e karşı “kale” görevini verirler. Ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi gerekmektedir. Hitler’e hizmet vermiş olan endüstri patronları hâlâ hayattadır. Solcuları sevmeyen, politik görüşleri en sağda bu insanlar ülkeye yine gerekli oldukları için aklanırlar. Dizginler yine Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen’in elindedir... 

 Burhan Arpad     Cumhuriyet Pazar 

      

Şubat 18, 2026

Savaş hali...

 

Kültür savaşı ve konser iptalleri

Konser iptalleri, festival yasaklamaları, dizilere ceza, kanallara program durdurma, kapatma, şafak baskınları, yer yer uzun tutukluluk, çam sakızı çoban armağanı adli kontrol ve yurt dışı çıkış yasağı… Kültür alanı “hegemonyamızı kuramadık”, “kültürel iktidar olamadık” hayıflanmaları eşliğinde yıllardır, giderek artan şiddette müdahaleye sahne oluyor

  Şenay Aydemir de İletişim Yayınları’ndan çıkan “AKP’nin Kültür Savaşı” kitabına alt başlık olarak “imha ve inkâr kıskacında sanat” ifadesini seçmişti. Ona göre iktidar muhafazakâr bir alternatif sanat iddiasından “yerli ve milli kültür” tazyikiyle baskıcı bir kontrol rejimine geçmişti. Kültürel alandaki mücadele üzerine dikkat çekici bir yazı da geçtiğimiz hafta sonu anayasa hukuku uzmanı Murat Sevinç imzasıyla yayımlandı. Sevinç de Şenay Aydemir gibi 2013’teki Gezi eylemlerinin bir kırılma olduğunu, iktidarın “kültürel hegemonya” mücadelesinin bu tarihten sonra harlandığı saptamasını yapıyor. Ancak Sevinç’in kurduğu bağlam salt son 24 yılla sınırlı değil; “AKP’nin kültürel iktidar mücadelesinin, siyasal İslamcı ideolojinin Cumhuriyet’in laik niteliğiyle mücadele tarihinin izdüşümü olduğu” düşüncesini aktarıyor. Söz konusu olan bir hesaplaşma refleksi olunca, kültür alanında bir inşa mümkün olmasa da güç kullanarak “çoraklaştırma” bir siyaset haline gelebiliyor.

TOPLUMSAL RIZA İMALATI: STOKLAR TÜKENDİ Mİ? 

 Can Ertuna    Birgün 

Şubat 17, 2026

Savaş

Türkiye’de kültür savaşı: Sanat kime ait, kültür kimden geri alınıyor
  
'AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat' kitabının yazarı Şenay Aydemir: Kültür sanat muhabiri ve servisleriyle sanat eseri/ yaratıcısı arısındaki mesafe kayboldu. Eleştiri ve haber mesafesinin kaybolması kültür sanat haberlerini giderek birer tanıtım rehberine dönüştürdü. Elbirliğiyle o işin parlatıldığı tuhaf bir habercilik hakim. Üstelik yalnızca sanatçılarla değil, belli sanat kurumlarıyla da benzer bir ‘PR’ ilişkisi kuruldu
     
Sansürün yeni yüzü: Belirsizlik
 
Aydemir’in sansür ve otosansür bölümleri, bugünün Türkiye’sini anlamak için kilit önemde. Sansür artık çoğu zaman açık yasaklarla işlemiyor. Yerini belirsizliğe, öngörülemezliğe bırakıyor.

“Sansür artık ‘yapamazsın’ demek değil, ‘yaparsan yalnız kalırsın’ demektir.”

Bu yalnızlık, sanatçının omzuna bırakılan bir kader değil; bilinçli olarak üretilen bir iklim. Yayıncı risk almıyor, festival programcısı geri çekiliyor, sanatçı başına gelecekleri önceden hesaplıyor. Böylece sansür, kimse doğrudan müdahale etmeden kendi kendini yeniden üretiyor.
 
Şenay Aydemir'le söyleşi...   T24

 

Şubat 12, 2026

Soğuksu - Zonguldak

Mart 1992  Kozlu Grizu 263 İnsan
Mart 1983 Kandilli (Armutçuk) 103 İnsan
F: İbrahim Akyürek / Kozlu
Kandilli (Armutçuk)
  

Şubat 10, 2026

Uyanık ama uyuşuk, öfkeli ama pasif,

 

Hatırlamak politiktir, hatırlatmak en onurlu direniştir

Türkiye’nin tarihiyle ilişkisi, kronik bir amnezi hastalığını andırıyor. Her felaket sonrası aynı döngü: Acı, öfke, hesap sorma vaatleri, sonra yavaş yavaş sinen bir sessizlik. 17 Ağustos 1999 depremi, Soma maden faciası, Roboski katliamı, Suruç bombalaması, 10 Ekim katliamı, Kartalkaya yangını… Her biri kolektif belleğimizde birer kara leke olarak dursa da, toplumsal düzeyde ne kadar hatırlanıyor? Ya da şunu sormamız gerekli; hatırlamak için ne yapıyoruz, hatırlamamıza ne kadar izin veriliyor?

Ülkede gündem olması gereken her travma, her balçıkla dolu haber yeni bir karmaşa, yeni bir zam, yeni bir tutuklama, yeni bir düzenleme ile hasıraltı ediliyor. Yetişemiyoruz hiçbirine… Böylece hesaplaşılmayanlar, toplumsal bilinçaltında birer travma olarak kalıyor ve kendini tekrar eden ve yine hesaplaşılmayacak başka trajedilere zemin hazırlıyor. 6 Şubat’ta yıkılan binalar aslında 1999’da yıkılan binaların hayaletleriydi. İnşaat sektöründe yolsuzluklar, imar affları, denetimsizlik hepsi unutulmuş facialardan beslenen bir sistemin parçalarıydı. Kartalkaya’daki yangın, sistemin kurtlu kirişlerinin üstümüze çöküşüydü.

Beklediğimiz sorumluluk alma, özür dileme, istifa etme gibi onurlu hareketler yerine her defasında medya üzerindeki baskı, dosyaların kapatılması, sorumlulukların alt pozisyonlardaki kişilere atılması, kurbanların sesinin bastırılması, “kader”, “imtihan”, “milletin sağduyusu” gibi söylemler, sorumluluğu bulanıklaştırırken öfkeyi pasifize etmeye çalışıyor. Kolektif hafızamız tüm bu travmaları hatırlayıp buna göre hareket etmeliyken politik hafıza, acıyı domestike ederek tehlikesizleştirmeyi başarıyor. Biz de buna izin veriyoruz, bilinçsizce, yorgun argın, hatta biraz pısırıkça. Uyanık ama uyuşuk, öfkeli ama pasif, acı dolu ama suskunlaştırılmış.


   İşte bu nedenle, enkaz altındaki hayatlar, yavaş yavaş istatistiklere, rakamlara, anonim acılara dönüşen kadın cinayetlerinin her biri sadece yıl dönümlerinde değil; her gün hatırlanması, birbirimize hatırlatmamız, fısıldamamız gereken olaylar. Hatırlamak ve hatırlatmak bize yaşatılan her şeye karşı en güçlü direniş biçimi. Çünkü senede bri gün topluca yas tutulurken, neden öldükleri (yolsuzluklar, sorumsuzluklar, sistem) unutuluyor. Bizi yönlendirdikleri seçici yas, acıyı bireyselleştiriyor, kolektif öfkeyi parçalayarak her birimizi sindiriyor. Ancak hatırlamak ve tanıklık etme ile çıkabiliriz bu döngüden. Hatırlamak, bu sistemle hesaplaşmak demektir. Politik değil midir? Elbette politik, bugün nefes alma bile politik! Hatırlamak ise iktidarın “normal”leştirme çabalarına karşı bir direniş artık. Hatırlayan toplum, aynı yanlışlara sessiz kalmayan toplumdur. Hatırlamak, geleceği şekillendirme mücadelesidir. Yoksa sonsuza dek aynı acıları yaşamaya devam edeceğiz…
Heja Bozyel    T24

F: İbrahim A.  
                                     

Şubat 05, 2026

Yıl 2018 / Hasan Kaçan

Yıl 2018
      
2018'deki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi çıkarılan imar barışı reklamı sosyal medyada yeniden gündem oldu.

Şubat 02, 2026

Sömürü

  

İşçi burjuva olamaz

Burjuva: “Kentlerde yaşayan, üretim araçlarını ellerinde bulunduran ve kendi başına üretim ve kazanç yollarında çalışarak kendine oldukça geniş bir geçim sağlayan kimse.” Bu tanım eksik.

Bu tanıma uygun kişiye halkın dilinde “patron” denir. Ama Marksizmin tanımına göre “Kârın kaynağı olan işçinin çalıştığı süre boyunca ürettiği değerin kendisine ödenmeyen kısmı, yani artı değer sömürüsüdür”.

Bu tanımı iyice açıp okuyacak olursak: Üretim aracı patrona ait olan işyerinde çalışan bir işçi yarattığı değerin karşılığı olan parayı kapitalist düzenin zorunlu gereği olarak patronla eşit olarak paylaşamaz. Patron bu kârın büyük bir bölümüne el koyarak az bölümünü ücret olarak işçiye öder ki buna sosyalist ilkelere göre sömürü adı verilir.

İşçi veya emekçinin TDK’ye göre tanımı: Başkasının yararına bedenini, kafa gücünü veya el becerisini kullanarak ücretle çalışan kimse. Çalışan bir işçi.”

   Durum anlaşılmıştır: Burjuva patrondur; patron burjuvadır. O halde işçi burjuva olamadığı gibi, burjuva da işçi olamaz. Ona patron denir. Anlaştık mı? Anlaştık! Jean-Paul Sartre’ın tanımına göre “İşçi burjuva olamaz!” demek “Bir işçi kendini burjuva gibi hissedemez!” anlamına geliyor. Buna göre bir işçi kendini burjuva gibi hissediyorsa bu adama bizim mahallede “kafadan kontak” denir.  

 Özdemir İnce   Cumhuriyet

                                   

seyredilen

 Reklamlar 

SEYREDİLEN KADINLAR

Erkek egemen toplumlarda ve bu toplumların sanatında erkek seyreden, kadın ise seyredilendir. Bu durum özellikle Avrupa resminde ortaya çıkar. Avrupa resminde kadın seyredilen, edilgen bir varlıktır. Pek çok ünlü tabloda kadın model doğrudan izleyicisi olan erkeklere bakarak poz verir. Berger’e göre Hint, İran, Afrika ve Amerika yerlilerinin resimlerindeki kadınlar edilgen değillerdir, yanlarındaki erkeğe bakarlar.* Bence eski Mısır ve geleneksel Türk resminde de kadın edilgen değildir, resimdekiler birbirlerine bakarlar. Avrupa sanatında ise kadın edilgendir. Tablonun alıcısına, onu seyreden erkek müşteriye bakar. Pek çok ünlü tabloda kadınlar poz verirler, kendilerini sergilerler. Hint ve benzeri kültürlerin resimlerinde de poz verme vardır ancak kadın ve erkek birlikte poz verirler, kadının pozdaki payı yüzde 50’dir. Ama Batı tarzı bir nüde, kadın tek başına izleyicisine poz vermektedir. Söz konusu bu mantık çağdaş reklamlarda kısmen de olsa ortaya çıkmaktadır. Reklamdaki kadınlar ve erkekler birbirlerine değil izleyicilere bakarlar. 

Erkek egemen düzende erkeğin seyreden, kadının ise seyredilen bir varlık olarak algılanması resim dışında kadınlar üzerinde bir baskı oluşturur. Kadın her zaman vücuduna, kilosuna, kıyafetine, saçlarına, davranışlarına dikkat etmek zorundadır. Kadın sürekli olarak kendini başkalarına beğendirmek zorundadır.     

REKLAMDA MANİPÜLASYON

Birçok reklam, ürünü tanıtmakla yetinmeyip manipülatif bir dil kullanır, yani tüketiciyi alttan alta o malı almaya yönlendirir. Reklam öyle olmalıdır ki tüketici o reklama bakarken kendi yaşamında bir eksiklik hissetmelidir. Pek çok reklam manipülatif davranarak tüketiciyi huzursuz etmek ve şöyle hissetmesini sağlamak ister: Eğer bu ve benzeri ürünler sende yoksa sen fakirsin, hatta bir hiçsin.* En kısa zamanda buna sahip olmalısın. O arabanın, o evin içinde sınıf atlamış olursun. (Burada mış gibi bir sınıf atlama söz konusudur.) 

Üstün Dökmen   Cumhuriyet

                                     

 

Ocak 31, 2026

Savaş

 

Algoritmaların ölüm kalım kararı verdiği savaşlara doğru mu? Otonom silahlar çağı

Otonom silahların uzun süredir tank, gemi gibi net biçimde tanımlanabilen askeri hedeflere karşı kullanıldığını kaydeden Boulanin’e göre asıl kritik mesele hedefin insan olması durumunda başlıyor:

“Bir insanın meşru askeri hedef mi yoksa sivil mi olduğunun ayırt edilmesi son derece karmaşık. Bu, çok daha gelişmiş ve hataya yer bırakmayan bir teknoloji gerektiriyor.”

 İKİ BÜYÜK TREND

Boulanin, geleceğin savaşlarına dair iki net eğilime işaret ediyor: Birincisi, Ukrayna savaşının da gösterdiği gibi düşük maliyetli ve kaybedilmesi göze alınabilen drone’ların, yüksek maliyetli savaş uçaklarının yerini alması beklenebilir. İkincisi ise, yapay zekâdaki hızlı ilerleme, özellikle de büyük dil modellerinin askeri alanda veri işleme ve sistem tasarımı açısından sunduğu yeni imkânlar.

 KIRMIZI ÇİZGİ

Boulanin’e göre nükleer silahların kullanımı söz konusu olduğunda uluslararası alanda nadir görülen bir uzlaşı mevcut: Nükleer silahların kullanım kararının otonom sistemlere bırakılmaması. “ABD ve Çin bile, nükleer silahların fırlatılması kararının insanlarda kalması gerektiği konusunda mutabakata varmıştı” diyen Boulanin makine öğrenmesine dayalı sistemlerin nükleer mimariye entegrasyonunun son derece riskli olduğunu söylüyor. Çünkü bu sistemlerin nasıl başarısız olabileceğini öngörmek çok zor. Bu sistemlerin üretiminin ve edinilmesinin görece kolay olması ise bir başka sorun. Devletlerin yanı sıra devlet dışı aktörler de bu silahlara erişebilir çünkü.   

  Özgür Ulusoy   Cumhuriyet 

Ocak 28, 2026

Çete

Migros saldırıya geçti: İşçilere 'iyi niyet' yalanıyla işten çıkarma mesajları gidiyor

Direnişi kıramayan Migros yönetimi, hukuk sopasını göstererek işçileri tazminatsız işten atmakla tehdit ediyor. Bugün akşam saatlerinde işçilere, şirket yönetimi tarafından işten çıkarma mesajları gönderilmeye başlandı.
 Özgür Özel'den Migros ve Yemeksepeti işçilerine destek, firmalara boykot gözdağı: Aklınızı başınıza toplayın, ya anlaşırsınız ya karşınızda bizi bulursunuz! 

Ocak 23, 2026

Hollanda

Amsterdam'da iklim kriziyle mücadele için et reklamları yasaklanıyor 


DW Türkçe’nin haberine göre kent yönetimi, kararı iklim krizi önlemi çerçevesinde aldı.
 
Buna göre kentin sokak, meydan ve duraklarında hamburger gibi et ürünleri, kruvaziyer gemiler, uçak gösteren turistik reklamlar ve dizel motorlu otomobillerin reklamı gösterilmeyecek.
 
Yasak yaz aylarında yürürlüğe girecek.
 
Kent yönetimi Amsterdam’ın et ürünleri reklamını yasaklayan ilk başkent olacağını bildirdi. 
‘Kamu sağlığı için zafer’
     
Yasağa öncülük eden partilerden Yeşil Sol Parti, kararı ‘iklim ve kamu sağlığı için önemli bir zafer’ diye niteledi. Yeşiller partili kent meclisi üyesi Jenneke van Pijpen “Amsterdam’da, iklim krizini büyüten büyük şirketlerin reklamına artık yer yok” dedi.

Yüzsüz

Macron 'reklam yüzü' oldu: Güneş gözlüğü firmasının hisseleri fırladı

Macron 17 Ocak’ta Fransız sömürgesi Yeni Kaledonya’nın statüsüne ilişkin Paris’te düzenlenen toplantıda güneş gözlüğüyle dikkat çekmişti.

Toplantının başında Macron, “Küçük bir sorunla alakalı bu gözlükler için kusura bakmayın ancak bir müddet takmam gerekecek. Bana böyle katlanacaksınız” demişti.

Reuters’ın haberine göre İsviçre’nin Davos kentindeki Dünya Ekonomik Forumu’na (WEF) da güneş gözlükleriyle katılan Macron markanın adeta ‘reklam yüzü’ oldu.

Pilot güneş gözlüğü markası Henry Jullien’in üreticisi iVision Tech firmasının hisseleri dün (22 Ocak) yüzde 28 oranında değer kazandı.

Ocak 19, 2026

HIZ...

Yemeksepeti kuryeleri ülke genelinde iş bıraktı: Sistem canımızı yok sayıyor 


ALGORİTMA BASKISI 
Motokurye İşçileri Derneği Başkanı ve aynı zamanda Yemeksepeti kuryesi olan Seyhun Kavut motokuryelerin çalışma koşullarını şu şekilde anlattı: “Bizler trafikte sürekli hız baskısı altındayız. Bu baskının nedeni tamamen algoritma. Siparişi mümkün olan en kısa sürede teslim etmemiz dayatılıyor. Buna karşı çıktığımızda ise hesaplarımız kapatılıyor, işimizden oluyoruz. Sürekli hız baskısı altındayız. Bunun nedeni tamamen algoritmanın dayattığı teslimat baskısı. Siparişi mümkün olan en kısa sürede müşteriye ulaştırmamız isteniyor. Buna karşı çıktığımızda ise işimizi kaybediyoruz. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı teslimat sürelerinin kaldırıldığını açıklamış olsa da platform şirketleri buna uymuyor. Denetlenmiyorlar ve hâlâ 15 dakika, yarım saat gibi süreler dayatılıyor. Bu durum doğrudan hayatımızı tehlikeye atıyor. Kuryelerin büyük bölümü evli, çocuklu, kirada yaşayan, kredi ve kredi kartı borcu olan insanlar. Bağ-Kur’umuzu ödeyemiyoruz, vergilerimizi ödeyemiyoruz çünkü kazancımız çok düşük. İşimizi kaybetme korkusuyla trafikte kendi canımızı tehlikeye atmak zorunda kalıyoruz. Bu, algoritmanın dayattığı güvencesiz çalışma düzenidir. Hepimiz sigortasız çalışıyoruz.”

Kayıtlı en az 200 bin ve kayıtdışı binlerce motokuryenin yaşadıkları sorunlara değinen Kavut, konuşmasına şu ifadelerle devam etti: “Günlük hayatta da insan onuruna aykırı muameleyle karşılaşıyoruz. Sitelerin içine alınmıyoruz, alındığımızda ise insan asansörü yerine yük ya da çöp asansörlerine yönlendiriliyoruz. Çöp kokuları içinde sipariş teslim ediyoruz. Sipariş geciktiğinde müşteriler bize kızıyor, trafikte insanlar bizi suçluyor. Oysa bu tablo sistemin dayatması.

Bizim ne maaşımız var ne sigortamız. Karda, buzda düşsek, ayağımız kırılsa, iki ay çalışamasak hiçbir güvencemiz yok. İşsizlik maaşı yok, firma güvencesi yok. Tamamen sosyal güvencesiz, herkes tarafından ezilen bir sektör haline geldik.”

Ocak 18, 2026

Sürekli

 

Sürekli başkalarının acısına bakmak bizi daha duyarlı yapar mı?

Neyse uzatmayalım, böyle kaya kaya bakarken İran ile ilgili bir haber geçtim, İtalyanca bir dil postu, ardından Trump’ı gördüm, bir işçi ile tartışıyor ve ona el hareketleri yapıyor, ardından bir konser, Londra’da bir senfoni orkestrası Türkçe bir şarkı çalıyor, ardından bir idam haberi ve hemen arkasından bir LGS kursu reklamı.  Ben az evvel ne okudum diyerek hemen birkaç önceki postu germeye çalıştım ve idam haberini bulup, okudum. İran’dan gelen yürek dağlayan önceki haberlerden biri değildi bu, bu bambaşka bir boyut aldığını gösteriyordu oradaki durumun. Sabah da cenazeleri teslim etmek için yüklü paralar istendiğini görmüş ve hatta İranlı iki arkadaşımın paylaştıkları makale ve haberleri okumuştum. Bilmiyor değildim, okumuştum hepsini, haberim vardı ama nasıl hayatıma bunları hiç bilmiyor gibi devam edebiliyordum, ne oluyordu bana? İçimi dağlayan bir haberin hemen ardından başka bir şeye nasıl geçebiliyordum?

Susan Sontag, başkalarının acısına bakmanın bizi kendiliğinden daha iyi, daha ahlaklı ya da daha duyarlı kılmadığını söylerken aslında bakmanın kendisini değil, bakmanın koşullarını tartışıyordu. Görüntünün tek başına etik bir eylem olmadığını, hatta çoğu zaman bir rahatlama işlevi gördüğünü hatırlatıyordu. Acıya bakarız, etkileniriz, sonra hayatımıza devam ederiz. Bugün bu döngü eskisinden çok daha hızlı. Acı, artık akışın içinde tüketilip geçilen bir durak gibi. Çünkü görmenin fazlası, anlamın aşınmasıyla sonuçlanabilir ancak. Sürekli maruz kalmak, duyarlılığı yönetilebilir, tolere edilebilir, hatta görmezden gelinebilir kılıyor sadece.   

Aslı Kotaman   T24 


O yangın...

 

Bu ülkede 36’sı çocuk 78 insan göz göre göre yandı. Tek bir yetkili, sorumluluk üstlenmedi. Geride kalanlar yakınları unutulmasın, adalet yerini bulsun diye çırpınıyor. Kartalkaya faciasının yıldönümünde yalnız kalmamalılar.

 

ANMAK SORUMLULUKTUR

Kartalkaya’da yitirilenler için de birinci yıldönümü nedeniyle bir dizi anma gerçekleştirilecek. Onlardan ilki bugün saat 09.30’da Caddebostan Migros önünde başlayacak. Katılımcılar yapılan açıklamaların ardından sahilden Bostancı’ya doğru koşacak ya da yürüyecek.

Sadece onlar için değil, Maraş depreminde yitirilenler için de yapılacak bu koşu ve yürüyüş. Kartalkaya ailelerinin kurduğu “Başka Canımız Yok” platformu, ‘Adalet Peşinde Aileleri” ve ‘Şampiyon melekleri yaşatma derneği” ve KIZÇEV anmada yer alıyor. Anma için yapılan çağrıda şöyle denildi: “Bugün Kahraman Maraş merkezli depremlerde ve Kartalkaya’da yitirdiklerimizi anıyoruz. Anmak, yalnızca “başka canımız yok” diyerek yüksek sesle haykırmak değildir. Anmak, yalnızca “adalet arayan ailelerin” yanında olmak ya da “Şampiyon Melekleri yaşatmak” için çabalamak da değildir. Anmak, her şeyden önce ahlaki bir sorumluluktur. Olan biteni görmezden gelmek, susmak, unutmaya katkı sunmak demektir. Ve unutma başladığında, etik de yara alır.”

Ocak 16, 2026

HIZ

  

Kurye Hakları Derneği, 2025 yılında Türkiye genelinde en az 44 kuryenin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini, ölenlerin yüzde 61’inin ise 18-28 yaş aralığında olduğunu açıkladı. 
Dernek tarafından yayımlanan raporda, Türkiye’de kurye ölümlerine ilişkin herhangi bir resmi istatistik bulunmadığına dikkat çekilerek "en az" ifadesinin önemine vurgu yapıldı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı gibi yetkili kurumların toplam çalışan kurye sayılarını ve ölüm verilerini kaydetmediği ifade edildi. Vakaların; Kurye Haber ve İSİG verileri, sendika ve derneklerin dijital kanalları, avukatlardan alınan bilgiler ve medya taraması yoluyla derneğin kısıtlı imkanlarıyla kayıt altına alınabildiği belirtildi. 2024 yılında 63 olarak tespit edilen ölüm sayısının 2025’te 44’e düşmesinin, toplam çalışan sayısı bilinmediği için doğrudan bir iyileşme olarak yorumlanmaması gerektiği kaydedildi. Ölümlere yol açan faktörler arasında paket başı ödeme sistemi, hız temelli primler, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, yetersiz ekipman ve zorlu hava koşulları sıralandı. Hayatını kaybeden kuryelerin yarısının dijital platformlar adına "esnaf-kurye" modeliyle çalıştığına işaret edilerek, bu sistemin işçi sağlığı ve güvenliği açısından ciddi biçimde ele alınması gerektiği vurgulandı. Raporun sonuç bölümünde, toplam kaç kuryenin çalıştığının ve bunların kaçının platform çalışanı veya 4/a statüsünde olduğunun düzenli olarak açıklanması talep edildi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...